Atatürk’ün Son 300 Günü, Sarı Zeybek Belgeseli

Sarı ince telli saçları,çelik gibi bakan gökyüzü mavisi tonlarındaki o mükemmel gözleri,karizmatik ve gerçek bir lider olan, Türkiye’nin en büyük ve tek lideri,kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü arıyor ve anıyorum.Sarı Zeybek kitabını yada belgeselini duyanlarınız olmuştur. Ondan esinlenilerek hazırlayacağım bu yazının anlamı benim için çok önemli olacaktır. İyi okumalar.

21 Ocak 1938-Kırmızı Karınca Masalı

Amansız ve sinsir bir hastalığa yakalanmıştı.Bir cumhuriyeti tüm zorluklara karşı koyarak var eden o büyük adam şimdilerde çok hastaydı. Doktorları ona kaplıcayı önermişti,şifayı sularda arayacaktı. 1937’nin ilk aylarında başlamıştı belirtiler. Çehresi bir kaç yıl öncesine kıyasla müthiş değişmiş rengi solmuştu. İştahsız ve halsizdi, burnu kanıyor ve sık sık kaşınıyordu. Hastalık “geliyorum” diyordu. Burnu kanayınca tampon koydular, iştahsızlığına lezettli mezeler, kaşıntılarına ise merhem. Oysa o içten içe eriyordu.F. Rıfkı Atay şöyle anlatıyor;“… Sinir dengesinin günden güne bozulduğunu hissederdik. Pek alıngan olmuştu. Bütün bunların sebebini,karaciğerini için için kemiren bir illet olduğunu bilmiyorduk. Yanındaki hekimlerin neden ondaki bu gözle görülür çöküntüye dikkat etmediklerini şuan bile anlayamıyorum.”Dr. İhsan A. Özkaya;“Günün birinde tufah bir rastlantı  oldu. Atatürk ve tüm misafirler köşkün bahçesinde otururken, Atatürk yanındaki hekimlere kollarındaki ufak kabarıklıkları göstererek; “Bunlar nedir doktor ? Günlerdir sık sık kaşınıyorum ve derim kabarıyor” dedi. Doktor gülerek ise “Karıncı ısırığıdır bunlar efendimiz.” diye cevap verdi.

22 Ocak 1938 -“Peki..Bundan sonra ne yapacağız?”

Atatürk kaplıcadaki köşkünde zarifce döşenmiş odasında bir gece geçirdikten sonra,ertesi gün kaplıcanın kurucu müdürü Dr. Nihat Reşad Belger’i yanına çağırttı, derdini bir kez de ona anlattı. Ankara’da aylarca onu karınca masalıyla oyalayanlara inat, Dr. Belger hemen karaciğerden şüphelendi ve büyümeyi farketti. Karaciğer, kaburga altını üç parmak kadar aşmış ve sertleşmişti. Atatürk’e hastalığının karıncayla falan ilgili olduğunu değil, alkolle ilgili olduğunu söyledi.Dr. Nihat Reşad Belger;“Sözlerim o ana kadar kendisine karaciğer rahatsızlığından bir kere bile bahsedilmemiş olan Atatürk üzerinde büyük bir süpriz etkisi yarattı. Fakat o, hiçbir hayret belirtmeksizin sözlerimi dinledi ve şu soruyu sordu; “Bundan sonra ne yapacağız?”Yapılacak şey düzenli bir hayat ve sıkı bir diyetti. Teşhisde yaklaşık bir yıl gecikilmiş ve çevresindeki doktorlar bu ana kadar sirozdan şüphelenememiş ve hastalık bir hayli ilerlemişti. Üstelik bu dönemde Atatürk hergün sigarasını elinden düşürmemiş,geceleri ise aslan sütünü içmeye devam etmişti. Şimdi dünyaya meydan okumuş büyük bir kumandanı, basit bir karaciğer hastalığı mı teslim alacaktı..?

2 Şubat 1938-Sarı Zeybek

Teşhisinden iki hafta sonra kadar Bursa’ya, Merinos Fabrika’sını açmaya gitmişti. El yazısıyla olan son notunu oradaki fabrika defterine yazdı. Gece belediye salonunda, onuruna balo vardı. Açılış valsini her zamanki gibi kendisi yaptı. Ve nihayet vals bitti. Atatürk, vals yaptığı hanımefendiyi zarif bir reveransla yerine oturttu. Atatürk, vals yapmaya devam eden orkestrayı aniden durdurdu ve “Zeybek!” diye bağırdı. Orkestra şaşkın bir şekilde zeybeği mırıldanırken “Hayır.Hayır! O değil” dedi,”sarı zeybek”Balo sabaha karşı bitti. O, salonu selamladıktan sonra dimdik adımlarla merdivene doğru yöneldi. Kapıda arabası bekliyordu ama binmedi. Alacakaranlığın henüz yeni söktüğü kentin ilk ışıklarıyla yolda yürümeye başladı. Birazdan zeybek oynayan o adam, şubat ayının vücudunu titrettiği ayazıyla yolda yürüyordu. Devlet erkanı telaşla peşinde düştü. Biraz ilerledikten sonra yol kavşağında sarı zeybek sendeledi… Ve geri dönüp bağırdı; “Fakat bizim bir arabamız vardı,yoksa yürüyerecek mi gideceğiz?” Yaverler üşüştü,araba yetişti. Arabaya bindikten sonra şoföre dönerek”Çabuk ol çocuk,üşür gibi oluyorum.” Şoför camları kapatırken ağzından şu cümle dökülüverdi;”Ne güzel geceydi” Bu onun son balosu oldu…

27 Şubat 1938-Çocuk… Ben Hastayım  

O gün köşkte Balkan Antant’ının şerefine yemek vardı. Yunan ve Yugoslav başbakanları yemek sofrasındalardı. Ama Atatürk hiç yapmadığı bir şeyi yaparak gecikmişti. Çünkü burnu kanıyor ve durmak bilmiyordu. Başvekil Celal Bayar o günlerde yabancı bir hekim çağırılmasını istedi. Ama Atatürk bunu reddetti. “Ortada Hatay sorunu var. Hasta olduğum duyulursa çok fena olur” dedi. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözü ise bu günlerde söylenmiştir.Türk hekimleri ilk defa o hafta teşhisi koydular. Alkole bağlı, karaciğerde iltihap toplanması. Yani kısaca siroz.Prof.Dr. Akil Muhtar Özdem (Atatürk’ün Doktoru);“Atatürk alkolün tesirini kabul etmek istemiyordu.”Ben çok eskiden beri alkol kullanıyorum, bir şey olmadı. Şimdiki hastalığıma başka sebep aramanız lazım” dediler.”Atatürk” dedim.”Birkaç defa sizin sofranızda bulundum. Çok içiyorsunuz. Mutlaka bırakmanız lazımdır.”Yüzüme dikkatle baktı, “Peki” dedi.Asım Arar (Sağlık Bakanlığı Müsteşarı)“Atatürk arkamızdan şunları söylemiş;””Bunların hiçbiri birşeyden anlamıyor. Rakı içmek için söylemiyorum. İcab ederse yine içmeyeceğim. Fakat bunlara hastalığımın rakıyla hiçbir alakası olmadığını da isbat edeceğim.”Ata gerçekten de o günden sonra öldüğü güne kadar yani dokuz ay süreyle ağzına rakı koymadı. Artık hastalık kesindi. Bayar yabancı hekim meselesini tekrar açınca Atatürk direnmedi. “Çocuk” dedi. “Ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım.”Gelen yabancı doktor, Atatürk’e;”Sizi iyi ederim ama önce siz kendinizi iyi edeceksiniz. Siz büyük savaşlar kazanan büyük bir komutan olabilirsiniz. Ama şimdi sizin komutanınız benim” dedi. Bu benzetme Atatürk’ün hoşuna gitmişti. Bundan sonra doktorların sözünden çıkmayacağına, ne isterlerse yapacağına söz verdi.Üç ay yataktan çıkmayacak,perhize yatacak içki içmeyecekti.F. Rıfkı Atay;“Bir akşam başyaver beni telefonla arayarak karımla beraber Atatürk’e akşam yemeğine davetli olduğumuzu bildirdi. Gittik. Birkaç kişi idik. Atatürk solgun ve sararmış vaziyette masaya oturdu;”Ben hiçbir şey içmeyeceğim, fakat siz birşeyler içiniz. Bir müddet böyle yapalım” dedi.Akşam sessiz ve neşesiz. O ve herkes kendi içine bükülmüş ve büyük bir sırrın karanlığına gömülmüş olarak geçti. Fırtınadan sonraki deniz gibi bitkin bir durgunluğu vardı. Dudakları güç oynuyordu.. O akşam Çankaya’da dostları ile son sofrası idi…”

19 Mayıs 1938-“Ankara’ya veda”

19 Mayıs onun doğum günüydü. Bütün şıklığı ile stada geldiğinde tüm gözler onun üzerindeydi. Bu Ankaralı’ların onu sön görüşüydü. Aslında günde 23 saat yatakta yatması gerekiyordu, buna bir kaç hafta uymuştu da. Bu süre içinde biraz toparlanmış, karnıda şişmişti. Kilo aldığını sanıyordu kalkıp yürüyerek eritmek istiyordu. Oysa karnındaki şişlik fazla kilolarından değildi, hastalık içinde büyümeye,su toplamaya başlamıştı. Gezmesi değil daha çok yatması gerekiyordu. Dinlemedi. Sıkılmıştı. Üstelik Hatay sorunu daha çözülmemişti. 19 Mayısın ertesinde en yapmaması gereken şeyi yaptı. Güneye gitmeye karar verdi. Trene binip önce Mersin’e ordan Adana’ya geçti. Kıt’a-ları denetledi. 40 dakika ayakta dikilerek resmi geçit törenini izledi. Ayakta durmakta zorlanıyordu.Kılıç Ali;“Resmi geçidin sonlarına doğru halsizliğin kendine ızdırap verdiği,zorla büyük bir kuvvet sarfederek ayakta durduğu görülüyordu. Bir ara Salih’le dayanamadık, hiddetleneceğini de göze alarak yanına sokulduk. Usulcacık kimse hissetmeden bize dayanmasını istedik ama bunu yapmadı. Yalnız, resmi geçidin süratle bitmesi için durduğu yerden “Marş! Marş!” kumandasını verdi… Ayakta duracak hali kalmamıştı. Yorulduğunu ve ızdırap çektiğini görüyorduk. İçimiz kan ağlıyordu…”Törenden bir kaç gün sonra Ankara’dan Bayar aradı. Hatay sorunun çözüldüğünün müjdesini vermişti.Ankara’ya döndüğü gün bitkindi. Gelişinin ertesi günü İstanbul’a gitmek istedi. Devlet erkanı garda toplanmıştı.Son tren yolculuğuna çıkarken, Ankara’ya ve birlikte cumhuriyeti kurduğu yol arkadaşlarına son vedasını ediyordu.

29 Mayıs 1938- “Alarm Zilleri”

Dolmabahçe onun son durağıydı. Ordaki son muayenesinde karnıda su yani asit toplamaya başladığı görüldü. İşte geliyorum diyen felaketin alarm zilleriydi bu belirtiler. İhtiyaten saraydaki erler kanlı canlı,gerektiğinde kan verebilecek kişilerden seçildi. Salih Bozok (Başyaver);“Saat gece 02:00 suları. Atatürk çok hasta. Kat’i teşhisin uyandırdığı endişe beni tarif edilmez derecede rahatsız ediyor. Adeta kendimden geçmiş bir haldeyim.Saatin bu kadar ilerlemiş olduğunu düşünmeyerek telefona sarılıyorum. Ankara’yı bulup veriyorlar. karşıma çıkan bizzat Başvekil Celal Bayar. Kendisine aynen şunları söylüyorum:”Hastamızın vaziyeti iyi değil. Korktuğumuz ihtilatlardan birinin vuku bulmasına ihtimal veriyorum. Çünkü kilosu nazari dikkatimi celbedecek kadar arttı. Karnında ve ayaklarında şişler var. Ne yapmak lazım gerektiğini artık siz arz edersiniz.”Başvekil vermiş olduğum haberden müteessir olmuştu. Titrek bir sesle, “Anladım Salih”  dedi.”Meşgul olacağım…”

1 Haziran 1938-“Bir Çocuk Oyuncağı”

1 Haziran muhtemelen Ata’nın yaşamındaki en mutlu günlerden biriydi. Aylardır beklediği Savarona, Dolmabahçe önüne demirlemişti. Öğlen vakti 15:30 da hemen yata koştu. Karaciğerindeki hastalık ikinci ve tedavi edilemez düzeye gelmişken Atatürk ancak ellibeş gün kullanabileceği oyuncağına kavuştu. Ata’nın son yazı başlıyordu…İlk günlerde bu yüzen saray Atatürk’e hayat verdi. Belki bu gemi, onu eski Atatürk yapar umuduyla yürekler sevindi. Ama malesef Atatürk yüksek tempoda yaptığı dil ve tarih çalışmalarıyla yorgun düştü. Şezlongunda uyuyup kalır oldu. Karnında sinsice büyüyen şişlik, ona dünyayı dar ediyordu. Atatürk acı sonu Savarona’daki zarifce döşenmiş yatağında bekliyordu.Devlet erkanına Ankara’ya  işlerinin başına dönmelerini söylemişti. Artık tek eğlencesi gramafonuydu. Dostları içeriden bir müzik sesi duyduğunda Ata’nın uyandığını anlıyorlardı. Günlerden birgün herkesi gözyaşlarına boğan şu sözcükler dökülverdi ağzından: “Bu yatı bir çocuğun oyuncağını bekler gibi bekledim.Meğer bana bir  hastane olacakmış.”

25 Temmuz 1938- “Gözlerim Yaşlı Olarak…”

25 Temmuz gecesi Dolmabahçe rıhtımın ışıkları söndürülmüştü. Atatürk fenalaşmıştı. Gizlice yattan,saraya taşınacaktı. Sedyeye razı olmadı onun yerine bir yatar koltuğa yatırıldı. Yaverleri önce bir motora bindirdiler sonrada saraya taşıdılar. Hastalık üçüncü ve son aşamasına giriyordu. Atatürk son günlerini Dolmabahçe’de pembe salonda geçirmeye başlamıştı. Tüm gösterişiyle duran o pembe salon şimdilerde mahsun bir hasta odasına dönüşvermişti. Artık umutlar tükeniyordu…  Salih Bozok durumu Ankara’ya,İsmet İnönü’ye bir mektup yazarak Atatürk’ün durumunun vahim olduğunu belirtti. İsmet İnönü ise cevap olarak yazdığı mektupta büyük bir üzüntü içinde olduğunu belirtti ve ümitli dualar okuduğunu söyledi. Ve son olarak ekledi: “Atatürk’ü benim yerime ellerinden ve yüzünden öper misin? Gözlerim yaşlı olarak muhabbetle selamlar ve gözlerinden öperim sevgili kardeşim…”

2 Eylül 1938- “Vasiyet”

Büyük şef artık ceviz ağacı oymalı yatağında esirdi. Sürekli doktor kontrolü altında ziyaretsiz yaşıyordu. 30 Ağustos törenlerini Bayar’dan dinledi. Korkunç sonuca yaklaşmakta olduğunu artık iyiden iyiye hissediyordu. Birgün köşkün genel sekreteri Hasan Ziya Soyaf’ı çağırttı ve korkulan konuşmayı yaptı”Biliyorum bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de ağır birşey. Ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk. Şu vasiyetname meselesi. Bugün yarın bu işi bitirmeliyiz. Ne olur ne olmaz. Mal olarak neyimiz varsa derhal bir listesini yap,bana getir” dedi.Bu vasiyetle bütün taşınmaz varlıklarını CHP’ye bırakıyordu. Bu malların gelirleri kız kardeşi Makbule’yle 5 manevi kızına ödenecekti. İnönü ve oğullarının yüksek öğrenimi için de para ayrılacaktı. Gelirin kalanı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na paylaştırılacaktı. 

26 Eylül 1938-“Çekip Gidelim Ormanlara”

İlk koma bir cuma gecesi gerçekleşti. Aniden fenalaştı ve ateşi yükseldi. Pembe salondan, yandaki küçük odaya taşındı. Sabah gözlerini açtığında başucunda Afet İnan vardı. Bana ne oldu ? Bana birşey oldu. Sonrada Afet’in kulağına usulca fısıldadı: “Demek ölüm böyle olacak kızım.” Salih Bozok;“İçeri girdiğim zaman Atatürk yatağın içinde sigara içiyordu. Beni görünce gayet kesik ve güçlükçe işitilen bir sesle:”Salih” dedi. “Dün akşam büyük bir sıkıntı geçirdim. Çok fena idim. Kustum. Hafızam tamamen kaybolmuştu”Sonra başını sallayarak devam etti;”Çok dermansızım Salih.. Büsbütün başka bir adam oldum. Şu ellerimin haline bak…”Bana doğru uzattığı o güzel eller şimdi bir deri ile kemikten ibaretti. Parmakları o kadar titriyordu ki sigarayı tutamayarak yorganın üzerine düşürdü. Hemen alıp attım. O hala kesik kesik tekrar ediyordu:”Ben büsbütün başka bir adam oldum. Hiç hafızam kalmadı. Değiştim Salih. Artık o eski adam değilim.”Odasında,tam karşısında Rusya’dan gönderilen peyzaj bir tablo vardı. Atatürk ‘dört mevsim’ adlı bu tabloyu çok sever, “Baktığımda memleketimin dört köşesini görebiliyorum” derdi. Fenalaştığı gecelerde bu resme dalıp gidiyordu. Başucuna Afet’i aldığında şu sözcükleri söyledi:”Gidelim Afet. Bir orman kenarına gidelim. Herşeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda. Evet, evet… Hemen çekip gidelim ormanlara.. Hele ben bir iyi olayımda…”

1 Ekim 1938-“Ankara’ya Gidelim”

Artık birtek isteği vardı: 29 Ekim’de Ankara’da olmak. Şimdi kurduğu cumhuriyetin 15. yılı yaklaşıyordu. Bütün arzusu bu törenlerde Ankara’da olmak, başkentiyle kucaklaşmaktı. Kılıç Ali;“Bir sabah Salih’le beni çağırttı. Yanındaki komodinin üzerine uzun yünlü çorap ve baldır sargısı koydurtmuştu. “Ankara’ya giderken hangisini giyeyim?” diye sordu. Salih: “Paşam bende valiz çorapları var onlar daha sıkı tutar” o çoraplar getirtildi.Atatürk, “Bunları ayağıma çekerim, yakama bir eşarp sarar trenden Gazi İstasyonu’na inerim. Derhal otobile geçerek Çankaya’ya çıkarım” diyor ve üsteliyordu: “Ankara’ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım.”Ama bu son arzusu imkansızdı. Doktorlar değil Ankara’ya gitmek, yerinden kalkmasına razı olmadılar. Çaresiz… Boynunu büktü.

29 Ekim 1938-“Bayram ve Gözyaşları”

O gün cumhuriyetin kuruluşunun 15. yıl dönümüydü. O sırada hiç beklenmedik birşey oldu. 29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini alan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu. Öğrenciler,vapurdan “Atamızı görmek istiyoruz!” diye bağırıyorlardı. Atatürk sesleri duyunca pencereye gitmek istedi. Yanındakilerin koluna girerek pencere önündeki koltuğa oturtuldu ve dışarı, öğrencilere baktı. Öğrenciler hep bir ağızdan Onuncu Yıl Marşı’nı söylediler. “Çıktık açık alına” sesleri, Dolmabahçe’nin hüzünlü duvarlarında yankılandı. Atatürk, gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Yanındakiler ölümle savaşan bu kudretli adamın, ilk kez o gün ağladığını gördüler. 

7 Kasım 1938-“Son İsteği:Enginar”

İşte son haftaya girilmişti. Hastalık ağırlaşıyordu. Karnında toplanan su onu boğuyordu. 7 Kasım sabahı doktoru Berger’i çağırttı. Ve suyun derhal alınmasını istedi.Berger;” Su çekilmeden önce kalbi takviye edecek tedbirler almak zarureti vardır dedim ve suyun yarın alınabileceğini söyledim. Rahatsızlığı o kadar ilerlemişti ki “Emrediyorum! Bunu bugün çekin” dedi.”Bu onun son buyruğuydu ve odadaki doktorlar bu emre direnemedi. Hazırlıklar tamamlandı ve 12:20’de tedaviye başlandı. Atatürk karnındaki bütün suyun alınmasını istedi. Boşaltıldıkça ne kadar su çıktığını soruyordu. Gerçekte 6 litre su alındığı halde kendine bunun iki katı söylendi. Bu operasyondan sonra Atatürk oldukça rahatladı ve canı enginar yemeği istedi. Fakat bu sebze o zaman İstanbul’da bulunmadığından Hatay’a ısmarlandı. Enginarlar geldiğinde durumu ağırlaşmıştı ve yemesi nasip olmadı…”

10 Kasım 193∞ -“Allahaısmarladık” 

Atatürk 8 kasım gecesi şiddetli bir nöbbetten sonra “Allahaısmarladık” diye mırıldandı ve komaya girdi. Bu ikinci ağır komaydı ve bir daha hiç çıkmayacaktı… Artık yanındaki herkes onun son saatlerini yaşadığını biliyordu ama ağlamak ve başucunda çırpınmaktan başka ellerinden başka bir şey gelmiyordu. Hasan Rıza Soyak;“Bir ara sağındaki tuvalet masasının üzerinde duran saate baktı. Herhalde iyi göremediği için bana sordu:-“Saat Kaç?”-“Yedi fendim.” diye cevap verdim.Ama artık söylenenleri anlamıyordu. Başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve “Aleykümmüsselam” dedi. Son sözü bu oldu.”

10 Kasım 193∞ -“Son Beş Dakika”

Dünyadaki son beş dakikasına gözleri kapalı girdi. Göğüsü sık sık inip çıkıyordu. Dışarda bütün bir ulus radyo başındaydı. Savorona, Atasına son bir saygı için Dolmabahçe önüne demirledi. Saray derin bir sessizlik içindeydi. Dr. İhsan A. Özkaya;“Başucunun sağ tarafında Prof Dr. Mim Kemal Öke durmakta.. Yanında Dr. Kamil Berk başını O’nun omzuna dayamış hıçkırıyor. Prof Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş gibi odanın içinde “Aman yarabbi” diye ağlayarak dolaşıyor. Kılıç Ali’de onlar gibi, ellerini kavuşturmuş; son saygı duruşunda…”Kılıç Ali;“Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı bile fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk hepimizin gözleri önünde, günegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor, kimsenin elinden birşey gelmiyordu. Aman yarabbi, adeta dehşet içindeydik. Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir teessür içinde bana,-“Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor.” dedi.Saat tam dokuz’u beş geçiyordu.”Birden bire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Artık kimse gözyaşlarını tutamıyordu. Hasan Rıza Soyak diz çökmüş O’nun ellerini,ellerinin içine alıp öpüp,yüzüne sürüyordu. Mim Kemal Öke, Atatürk’ün açık gözlerini kapattı. Kamil Berk’de Gazi Mustafa Kemal imzalı beyaz bir mendille çenesini bağladı. Son nöbet defterine şöyle yazıldı:‘SAAT 09:05 VEFAT ETMİŞLERDİR…’Salih Bozok; “Hekimler büyük ölünün odasından çıktıkları zaman yüzüm kimbilir nasıl korkunç bir almıştı ki, Mim Kemal Bey telaşlanarak “Nereye gidiyorsun” diye sordu. “Hiç” dedim. “Gidiyorum. İşim bitti artık” Fakat Mim Kemal Bey bırakmadı. Kolumdan tutarak aşağıya kadar indirdi. Kalbim iki değirmen taşının arasına düşmüş bir buğday tanesi gibi olsa ancak bu kadar ezilirdi ne ağlayabiliyor, ne konuşabiliyor, ne de konuşulanları anlıyordum. Birara büsbütün kendimden geçmişim. Odadan deli gibi fırladım. “Nereye?” diye arkamdan koştular.”Şimdi geliyorum” dedim.Salih Bozok şuursuzca aşağıya doğru koştu ve alt katta boş bulduğu bir odaya girdi ve kapıyı kapattı. Az sonra içeriden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar, içeride onu kanlar içinde buldular. Tabancasından, kalbine sıktığı bir kurşunla devrilmişti…

Elveda Büyük Lider GAZİ MUSTAFA KEMAL  ATATÜRK…Seni hiç görmemiş biri olarak şunu söylemek isterim ki;Seninle bir an bile geçirmek için hayatımda bulunan tüm değerlerden vazgeçebilirim.Yaşadığım bu dönemi senin ilke ve fikirlerini benimseyerek ve elimden geldiğince yayarak seni kalbimde yaşatıyorum. Sonsuzluğun hiçbir hali senin kadar asil değil.Türkiye ve Türk milleti seni hiçbir zaman unutmayarak, seni her zaman saygı ile anacaktır. Ve senin ilkelerini benimseyen her Türk genci, bir sonraki nesillere seni anlatarak bu fani dünyada, seni sonsuz kılacaktır. Bize verdiğin cumhuriyet için,bağımsızlık için teşekkür eder,saygıyla anarım.

Bir Cevap Yazın